Toplumsal cinsiyetin ağırlığını ilk kez hissettiğimde on bir, on iki yaşlarındaydım. Babam, kız kardeşimle paylaştığımız odayı değiştirirken yardım etmesi için kapıcımızı, şimdilerdeki tabirle apartman görevlisini çağırmıştı. Önce ranzayı taşıdılar beraber. Sıra ranzanın yanına taşınacak kitaplığa geldi, ama yan taraftaki kalorifer boruları yüzünden sığmadı kitaplık. Oda biraz küçük olduğundan babam ne yapıp ne edip yerleştirmek istiyordu mobilyayı. Bu çabadan sıkılmış olacak ki, biraz öfleyip pöfledikten sonra "Abi bırak böyle kalsın, altı üstü iki kız çocuğunun odası" deyiverdi kapıcı amca.
Şimdi kırk bir yaşında olduğuma göre demek ki otuz sene geçmiş. Ama hissettiklerim çok taze. Şaşakalmıştım bir kere, bir insanın böyle düşünebiliyor olmasına şaşırmıştım, hem de çok. Çok da üzülmüştüm, ama utançla karışık bir üzüntüydü. Bu sözlerin ağızdan çıkması utandırmıştı beni. Zaten herkes adına hep utanırım, sanırım hiç geçmeyecek tuhaf bir sorumluluk duygusu bu. Bir de kendimi değersiz hissetmiştim. Bir daha hiç bakamamıştım bu amcanın gözlerine; çünkü beni sevmediğini düşünüyordum artık.
Dün araba muayenesini yaptırmak üzere kampüsün yakınlarındaki Orhanlı muayene istasyonunda sıra beklerken aklıma geldi bu çocukluk anısı. İstasyona doğru giderken yolda "maskülen" bir ortama girmek üzere olduğumu biliyordum, gardımı almıştım. Epey geniş bir alana yayılmış erkek nüfusu, sağdan sola koşturuyor, kimileri araçlarının başında etrafı süzerek sigara içiyor, kimileri gruplaşmış kesik kesik, temkinli erkek sohbetlerini ediyor, kimileri doğumhane kapısında bekleşen baba adayları gibi arabalarının muayeneden çıkmasını gözlüyordu. "Hadi bakalım" diyerek arabamı park ettim, vezne bölümüne girdim. Salon testosteron kokuyordu desem haddimi aşmış olur muyum? Üzerimde en "muhafazakar" giysilerimle, meraklı bakışlara mazhar oldum. Meraklı bakışlar; çünkü kadının burada bir başına ne aradığını merak ediyorlar. Sonra da belki soruyorlar kendilerine, benim hanımı gönderir miydim buraya ben olsaydım, diye. İşlem yapan görevlilerde ikisi kadındı, bir de ben. Her yaş grubundan türlü türlü erkek sanki çok acayip bir şey görmüşler gibi süzdüler epeyce. Sonra ilgilerini kaybettiler. Neyse ki salona yeni girenler, ilgisini kaybetmiş erkeklerin yol açtığı boşluğu dolduruyor, böylece muayene istasyonu evreninin kozmik dengesi yeniden kuruluyordu. Ancak şunu eklemeliyim: Hareketsiz durduğum zaman geri çekilen bakışlar en ufak bir hareketimle, örneğin saate bakmam, telefonuma gelen mesajı kontrol etmem gibi, hemen geri geliyordu.
"Gardımı almıştım" dedim ya, istediğiniz kadar alın gardınızı, bu ortamda kırk beş dakika beklemek ancak görüntüyü kurtarmanıza yetiyor. İlk andan başlayarak çocukluk anılarınıza dönmeye başlıyorsunuz. Sonra cevabını aşağı yukarı anlatabilseniz de kendinize, düşünüyorsunuz neden böyle diye. İster istemez empati kuruyorsunuz, erkek dünyasına girmeye çalışıyorsunuz. Üzülüyorsunuz yine. Umarım bu salonu dolduran erkeklerden en azından bazıları da kadınları anlamaya çalışıyordur diye kendinizi avutuyorsunuz. Aklınızdan bunları geçirirken, fazlaca süzen ya da gelip dibinizde dikilenleri savuşturmak için alyansınızı göstermeye çalışıyorsunuz, hemen ardından gurur damarınız kabarıyor ve bu yaptığınızdan utanıyorsunuz.
Testosteron salonundaki işim bittikten sonra egsoz muayene görevlileri ile edilen sınırlı-samimi sohbetleri, bekleme salonunda makineden içecek almaya çalışırken bana yardım etme misyonunu şiar edinen cesur savaşçıları ve arabayı muayeneye teslim etme ve teslim alma törenlerini lafı uzatmamak için anlatmayacağım.
Uzun sözün kısası, kadınlar için gündelik yaşamın çoğu anı bir mücadele aslında. Kadınlar bu yüzden güçlü, dirayetli olmak durumunda kalıyor, mecburlar çünkü. Yiyorsa güçlü olma, silikleşirsin giderek. Çocukluk anıları ile ifade edilememiş aşklar arasında yitip gidersin.
No comments:
Post a Comment