Puslu, yağmurlu bir sabahtı. Çamur içindeki
sokakta su birikintileri gri gökyüzünü yansıtıyordu ayna gibi. Birinde sevgili
kaplumbağayı besliyordum. Özel bir şey değil, kaplumbağa yemleriydi teker teker
sunduğum. Küçük, kahverengi toplar...
Aniden patlamayı duydum. Öyle büyük bir olay
gelmesin aklınıza: Sokakta çocuklar oyun olsun diye çatapat atmış gibi. Sağa
sola bakındım, yokolmuştu. Öldü, paramparça oldu, diye düşündüm. İçimi acı
kapladı. Ölüsünü bulamayacağım, toprağa veremeyeceğim. Başımı kederle sola
doğru eğmiştim ki gördüm: Yerde yatıyordu, debelenerek. Kendisi bir yanda,
kabuğu diğer yandaydı. Önce inanamadım, can çekişiyor zavallı. Ama hayır,
sadece kabuğundan kurtulmak istemişti. İyi bir şeydi bu, mutlu bir andı. Gökyüzü
aydınlandı mı sanki?
Sıkışmış, bunalmıştı, orada cenderenin içinde
gibiydi. Sonra yavaşça toparlandı, hiçbir şey olmamış gibi kalktı ayağa. Al,
üzerine birşeyler giy, şu çarşafa sarın, eski yunan filozoflarına benzedin
şimdi. Ne kadar iri yarıymışsın, halbuki biraz önce küçücüktün. Saçların
sarıymış, gözlerin deniz mavisi. Hava soğuk, ikimiz de üşümeden gidelim
buradan. Hadi el edelim, yakalayalım şu minibüsü. Gidelim, ne olur, hemen
gidelim...
20 Ekim 2008
No comments:
Post a Comment