Saturday, March 22, 2014

Düş: Kumsaldaki Ev

Hep o ev, hep o aynı ahşap ev. Hava soğuk. Gri sahildeyim. Terkedilmiş bu evde sıcak yaz günlerinin ihtişamını hissediyorum-bir hayalet yalayıp geçiyor yanaklarımı. Gözlerim etrafı tarıyor hafif bir korkuyla, çekinerek. Ergen oğluna duyduğu saygıyla odasını gizlice, ama şefkatle kolaçan eden bir anne gibiyim. Mermer merdivenlerin tüm basamakları aşınmış yüz yıllık adımlardan. Boya isteyen ahşap dökülüyor, ama hala o kadar güzel ki…


Herkes nerede? Kalabalık olmalıydı. Neden sadece ben varım burada? Dışarı çıkmalıyım. Merdivenler nerede? Hayal meyal anımsadığım yerdeler, ama o kadar çaresiz görünüyorlar ki. Burada yanlarında kalıp ağlamalı mıyım? Ben de gidersem  buraya başka kimse gelmeyecek, biliyorum. Kış rüzgarının taşıdığı kum doldurmaya başlamış evin kıyısını, köşesini. Tüm çıkış yolları kapanıyor. Gitmeli miyim, kalmalı mı? 

7 Ocak 2009

Düş: Beyaz Kanepe

Kaçmaya çalışıyor, ellerimin arasından kayıp gitmeye. Kötü niyetinden değil, orada olmak istemiyor sadece. Yapacak daha iyi işleri var. Oyun oynamak istiyor, ya da etrafta dolaşmak, sağı solu karıştırmak.

Ama dinlemek zorunda beni. Ona anlatmak zorundayım. Küçük bedeninin içinde beni dinleyecek, bu sabrı gösterecek aklın saklandığını biliyorum. Neden küçüksün, sen büyümüştün, delikanlı olmuştun.  Kafam karışıyor.

İnmeye çalışıyor kanepeden, küçük bedeniyle onu kavrayan ellerimden kurtulmaya. Çok da karşı çıkamıyor sevdiğinden beni. Herhalde anlayamyor onu neden oturmaya zorladığımı, zavallı, küçük , sevimli şey.


Paniğim artıyor giderek. Çok az zamanım kaldı. Anlatmalıyım ona, annesini üzmemesi gerektiğini tane tane, sakin sakin söylemeliyim. Yoksa çok pişman olacağını. Annemi üzmesinden mi korkuyorum, onun sonradan yaşayacağı pişmanlık duygusunun onu mahvetmesinden mi? Bilmiyorum.  

4 Kasım 2008

Düş: Harmani

Puslu, yağmurlu bir sabahtı. Çamur içindeki sokakta su birikintileri gri gökyüzünü yansıtıyordu ayna gibi. Birinde sevgili kaplumbağayı besliyordum. Özel bir şey değil, kaplumbağa yemleriydi teker teker sunduğum. Küçük, kahverengi toplar...

Aniden patlamayı duydum. Öyle büyük bir olay gelmesin aklınıza: Sokakta çocuklar oyun olsun diye çatapat atmış gibi. Sağa sola bakındım, yokolmuştu. Öldü, paramparça oldu, diye düşündüm. İçimi acı kapladı. Ölüsünü bulamayacağım, toprağa veremeyeceğim. Başımı kederle sola doğru eğmiştim ki gördüm: Yerde yatıyordu, debelenerek. Kendisi bir yanda, kabuğu diğer yandaydı. Önce inanamadım, can çekişiyor zavallı. Ama hayır, sadece kabuğundan kurtulmak istemişti. İyi bir şeydi bu, mutlu bir andı. Gökyüzü aydınlandı mı sanki?


Sıkışmış, bunalmıştı, orada cenderenin içinde gibiydi. Sonra yavaşça toparlandı, hiçbir şey olmamış gibi kalktı ayağa. Al, üzerine birşeyler giy, şu çarşafa sarın, eski yunan filozoflarına benzedin şimdi. Ne kadar iri yarıymışsın, halbuki biraz önce küçücüktün. Saçların sarıymış, gözlerin deniz mavisi. Hava soğuk, ikimiz de üşümeden gidelim buradan. Hadi el edelim, yakalayalım şu minibüsü. Gidelim, ne olur, hemen gidelim... 


20 Ekim 2008

Friday, March 14, 2014

Araç Muayene İstasyonunda Kadın Olmak

Toplumsal cinsiyetin ağırlığını ilk kez hissettiğimde on bir, on iki yaşlarındaydım. Babam, kız kardeşimle paylaştığımız odayı değiştirirken  yardım etmesi için kapıcımızı, şimdilerdeki tabirle apartman görevlisini çağırmıştı. Önce ranzayı taşıdılar beraber. Sıra ranzanın yanına taşınacak kitaplığa geldi, ama  yan taraftaki kalorifer boruları yüzünden sığmadı kitaplık. Oda biraz küçük olduğundan babam ne yapıp ne edip yerleştirmek istiyordu mobilyayı. Bu çabadan sıkılmış olacak ki, biraz öfleyip pöfledikten sonra "Abi bırak böyle kalsın, altı üstü iki kız çocuğunun odası" deyiverdi kapıcı amca.

Şimdi kırk bir yaşında olduğuma göre demek ki otuz sene geçmiş. Ama hissettiklerim çok taze. Şaşakalmıştım bir kere, bir insanın böyle düşünebiliyor olmasına şaşırmıştım, hem de çok. Çok da üzülmüştüm, ama utançla karışık bir üzüntüydü. Bu sözlerin ağızdan çıkması utandırmıştı beni. Zaten herkes adına hep utanırım, sanırım hiç geçmeyecek tuhaf bir sorumluluk duygusu bu. Bir de kendimi değersiz hissetmiştim. Bir daha hiç bakamamıştım bu amcanın gözlerine; çünkü beni sevmediğini düşünüyordum artık.

Dün araba muayenesini yaptırmak üzere kampüsün yakınlarındaki Orhanlı muayene istasyonunda sıra beklerken aklıma geldi bu çocukluk anısı. İstasyona doğru giderken yolda "maskülen" bir ortama girmek üzere olduğumu biliyordum, gardımı almıştım. Epey geniş bir alana yayılmış erkek nüfusu, sağdan sola koşturuyor, kimileri araçlarının başında etrafı süzerek sigara içiyor, kimileri gruplaşmış kesik kesik, temkinli erkek sohbetlerini ediyor, kimileri doğumhane kapısında bekleşen baba adayları gibi arabalarının muayeneden çıkmasını gözlüyordu. "Hadi bakalım" diyerek arabamı park ettim, vezne bölümüne girdim. Salon testosteron kokuyordu desem haddimi aşmış olur muyum? Üzerimde en "muhafazakar" giysilerimle, meraklı bakışlara mazhar oldum. Meraklı bakışlar; çünkü kadının burada bir başına ne aradığını merak ediyorlar. Sonra da belki soruyorlar kendilerine, benim hanımı gönderir miydim buraya ben olsaydım, diye. İşlem yapan görevlilerde ikisi kadındı, bir de ben. Her yaş grubundan türlü türlü erkek sanki çok acayip bir şey görmüşler gibi süzdüler epeyce. Sonra ilgilerini kaybettiler. Neyse ki salona yeni girenler, ilgisini kaybetmiş erkeklerin yol açtığı boşluğu dolduruyor, böylece muayene istasyonu evreninin kozmik dengesi yeniden kuruluyordu. Ancak şunu eklemeliyim: Hareketsiz durduğum zaman geri çekilen bakışlar en ufak bir hareketimle, örneğin saate bakmam, telefonuma gelen mesajı kontrol etmem gibi, hemen geri geliyordu.

"Gardımı almıştım" dedim ya, istediğiniz kadar alın gardınızı, bu ortamda kırk beş dakika beklemek ancak görüntüyü kurtarmanıza yetiyor. İlk andan başlayarak çocukluk anılarınıza dönmeye başlıyorsunuz. Sonra cevabını aşağı yukarı anlatabilseniz de  kendinize, düşünüyorsunuz neden böyle diye. İster istemez empati kuruyorsunuz, erkek dünyasına girmeye çalışıyorsunuz. Üzülüyorsunuz yine. Umarım bu salonu dolduran erkeklerden en azından bazıları da kadınları anlamaya çalışıyordur diye kendinizi avutuyorsunuz. Aklınızdan bunları geçirirken, fazlaca süzen ya da gelip dibinizde dikilenleri savuşturmak için alyansınızı göstermeye çalışıyorsunuz, hemen ardından gurur damarınız kabarıyor ve bu yaptığınızdan utanıyorsunuz.

Testosteron salonundaki işim bittikten sonra egsoz muayene görevlileri ile edilen sınırlı-samimi sohbetleri, bekleme salonunda makineden içecek almaya çalışırken bana yardım etme misyonunu şiar edinen cesur savaşçıları ve arabayı muayeneye teslim etme ve teslim alma törenlerini lafı uzatmamak için anlatmayacağım.

Uzun sözün kısası, kadınlar için gündelik yaşamın çoğu anı bir mücadele aslında. Kadınlar bu yüzden güçlü, dirayetli olmak durumunda kalıyor, mecburlar çünkü. Yiyorsa güçlü olma, silikleşirsin giderek. Çocukluk anıları ile ifade edilememiş aşklar arasında yitip gidersin.



Thursday, February 13, 2014

Kapat gözlerini ve hatırla

Günün en sevdiğim saati bu.
Güneş şüphesiz ki batmıştır. Zifiri karanlık çökmemiştir yeryüzüne, ama bir an sonra  çökecek gibidir: gökyüzü koyu maviye bürünmüştür. Kuşlar çılgınca uçar ağaçların, çatıların üzerinde. Havanın ruhunda bir huzur vardır; bir koku, sevecen bir yumuşaklık. El ayak çekilmeye başlamıştır sokaklardan. Kaldırımlar tek tük geçen insanlara yol verir. Çocuğunun elini sıkı sıkı tutan bir anne evine doğru hızla yürür, bir öğrenci sallanarak yol alır. Gidecek yeri olanlar gider. Evlerin içlerini düşünürsün sonra. Yaşam oralardadır artık. Akşam yemeği telaşı başlar hepsinde. Sonra bu büyülü dakikalar sona erer, karanlık çöker. Ertesi gün de aynısı olacak dersin. Ama ben şu an hissettiğim hüznü hissedecek miyim, bilmiyorum.  

Tuesday, January 21, 2014

Günlükten

Bir garip dünyada yaşıyoruz. Kaderin, kısmetin önüne geçemiyoruz. Son pişmanlık fayda etsin diye mücadele ediyoruz, edebilirsek yaşanılanlara. Suya yeni indirilen bir kayık gibi gidip geliyoruz sevdalardan, aşklardan. Mutluluktan ve acıdan ağlıyoruz. Ağladıkça büyüyor, büyüdükçe öğreniyoruz. Ama hep mutluluğu arıyoruz.

10 Mart 1994

Düş

Rahibeler, şehvet kadar sessiz yürüyor.
Arnavut kaldırımlı ıssız sokak, yumuşak bir eğimle aşağıya doğru kıvrılıyor. Aşağıda ne olduğu gözlerle görünmüyor. Ama ben, sokağın denize aktığını biliyorum. Evler solda; ne alçak, ne de yüksekler. Etrafa sarı renk hakim.

6 Ağustos 1994